Genelde her gün kendi iç sorunlarımız ve kendi sıkıntılarımızla uğraşmaktayız. Bireysel, ailesel, toplumsal konular, nedense evrensel gözlemlerimizi engellemekte.
Bayramda bir başka yolculuğa çıktım. Her seferinde büyük olay oldu köy ziyaretleri. Köyde yaşayan kadınların ve çocukların yerel karşılama törenindeki dansları çok etkileyiciydi. Ayaklarımı dikenlere, otlara basmaktan sakınarak yürürken, ‘Duwab Duwab’ (beyaz adam, beyaz adam) diye, coşkuyla haykırarak, çıplak ayaklarla koşarak yanıma gelen, “hoşgeldin” demek için elime dokunmak isteyen 3-9 yaş arası, gözlerinin içi gülen çocuklar… Kucağıma aldığımda mutluluğu gözlerinden okunan, kolumdaki tüyleri, yüzümdeki beyaz sakalı merakla okşayan bebekler… Rengarenk yerel giysileriyle, dimdik ve onurlu duruşlarıyla, nazikçe gülümseyen kadınlar, dostça el uzatıp ziyaretimden duydukları mutluluğu ifade eden erkekler…
Dünyanın en yoksul ülkeleri arasında sayılan Gambiya’da, ziyaret ettiğimiz her köyde aynı coşkuyla, benzer etkinliklerle karşılandım. Bir köyde yaklaşık 70 kadın, bir o kadar küçük çocuk ve 15 gençten oluşan bir grup, “sizin ziyaretiniz için bir şarkı besteledik,” dedi. Çok sesli bir koro ile “welcome ibrahim” isimli bestelerini dinlerken ‘ağlamak’ ve ‘anlamak’ arasındaki farkı/yakınlığı düşünmeye başladım.
Yaşamını sürdürebilmek için, günde 5 TL karşılığı bir gelire kavuşabilmek amacıyla çabalayan yüzbinlerce insanın, elektriği, suyu olmayan ortamlarda, bulabilirse günde bir öğün yiyerek yaşamını sürdürürken içtenlikle gülümseyebilmesini anlamaya çalıştım. Gözlerim buğulandı sık sık, çıplak dolaşan çocuklar bana gülümsedikçe.
Sutukung köyüne ziyaretimizde başka bir duygusal fırtına yaşadım. Köye ziyaretimizden duydukları mutluluğu dile getiren köy halkı, toplantımızda bulunan belediye başkanı ve bir milletvekiline istekte bulundular: köylerini ziyaretim nedeniyle beni, artık kendilerinden saydıkları için, bana bir Gambia ismi verilmesini istediler. Yaklaşık 150 kişinin katıldığı köy meydanı toplantısında 11-12 yaşındaki Muniru isimli çocuğun önerdiği ismi oybirliği ile kabul ettiler: “Kumbu Sora”. O andan itibaren bütün köy halkı bana ‘Kumbu’ diye hitap etti.
Bir başka köydeki karşılama töreninde yerel danslarıyla bize coşkulu gösteri yapan ekibe, insanların teşekkür amacıyla para verdiklerini gözlemledim. Merak ettim, baktım. Anladım ki verilen paralar: 5′er Dalasi (30 kuruş).
Köyde sadece kadınların ekip biçtiği, ürünlerini de yine kadınların sattığı arazileri gezdirdiler. Sırtına bağladığı bebeğinle sağa sola koşturan, başının üzerinde ağır yükler taşıyan, köyde ve şehirde, gündüz ve gece dimdik ve estetik yürüyüşüyle, renkli giysileriyle, nüfusunun % 90′ı müsüman olmasına rağen, toplumsal yaşamda çok önemli yeri ve gücü olan Gambiya’lı kadınları gördükçe toplumun yaşadığı
bunca yaşam sorununa rağmen insanların onurlu ve mutlu duruşlarından etkilenmemek mümkün değil.
Toprak üzerine konan tencerenin içindeki pilavı herkes elinle avuçlarken, kendimi yabancı hissettim elime kaşık verdiklerinde. İnsanlar güler yüzle mutluluklarını sergilerken çelişkili düşüncelere daldım: yurdumda, bazı davetlerde, sofralarda sergilenen tabakları, her öğün için önümüze konan ayrı tabak ve çatalları beğenmeyenleri düşündüm. Burada, günde sadece bir öğünle yaşamanın mümkün olduğunu gördüm; kahvaltıdan iki saat sonra acıktığım günleri, lokantada gelen yemeği veya içtiği şarabı beğenmeyenleri anımsadım. Günde bir öğün yiyebildikleri takdirde mutlu olan, dua eden, bedenen son derece estetik ve sağlıklı insanları gördükçe, diyetisyenlerin “iki saatte bir, birşeyler yemelisiniz, günde en az 6 kere yemelisiniz,” tavsiyelerindeki çapraşıklığı anımsadım.
Doğallığı doğayla yaşayan, kumlu toprak alanlarda çıplak ayaklarıyla koşturan, düşüp kalktıkça sesi çıkmayan küçük çocukları, bebeklerin daha az ağladıklarını, ağlayanların da kısa sürede sustuklarını gözlemledim.
Farklı bir duyguydu siyahlar içinde beyaz olmak. “Azınlık” olmanın rahatsızlık veren duygularını yaşadım. “Çoğunluğun” beni ezmeyip, kimliğime, kökenime, anadilime saygı göstermesinin değerini, mutluluğunu yaşadım. Farklı bir duyguydu çok yoksul insanlarla ve yokluk içinde yaşayanlarla aynı tencereden pilav yemek… Adaletsizlik ve eşitsizliğin acımasızca varolduğu bu dünyayı acaba daha adaletli ve eşit yapabilmek mümkün mü, diye düşündüm günlerce… Her toplantının başlangıcında dua edilmesi, her toplantının dua edilerek bitirilmesinin yerel bir gelenek olduğunu anladım. Ancak bunca yoksunluk ve yoksulluğa rağmen insanların bu haksızlığı sorgulamaksızın, inançlarını kaybetmeyerek yaşamlarını sürdürebilmelerindeki doğallık ve “mutluluğu” ve umudu anlamakta çok zorlandım.
Küçük çocuklara yaklaşımımdaki özeni gözlemleyen bir anne, 10 aylık bebeğinle yanıma gelip, yüzüme gülümseyerek bebeği kucağıma bırakıp uzaktaki iskemlesine gidince; kendilerinden çok uzaklarda yaşayan, bilmedikleri bir yerden gelen, köylerine niçin geldiğini bilmedikleri bir yabancıya gösterdikleri dostluk, sevgi ve güven boyutunun ne kadar büyük olduğunu anlamam uzun sürmedi..
Dört ayrı “okul” gezdim. Her “sınıfta”, toprak zemin üzerinde, yerde sıkış sıkış oturan 60-70 çocuk ve sadece, çarpık bir kara tahtada ders anlatan bir öğretmen.
“Bizim ‘nitelikli’ öğretmene ödediğimiz maaş aylık 2500 Dalasi’dir (150 TL)” dedi, il yöneticisi.
Sonra birden, yerel yapılanmadan çok farklı görünümde, kocaman bir binanın önünden geçerken, üzerindeki yazıyı okuduğumda, gözlerime inanamadım: Yavuz Selim Anatolian School. Kapıyı çaldım. İçeri girdim. Bir Türk okulu. Öğretmenler, müdür Türkiye’den. Okulu gezdirdiler. Sınıfları, düzeni, ders malzemelerini görünce farklı bir dünyadaymış hissine kapıldım. Bu okulun kurulmasına katkı sağlayarak, Gambiya insanının eğitime duyduğu açlığa bir nebze olsun destek olan kişilere, derneklere, vakıflara saygı duydum. İmkanı olup da bunu yapmayan nice insanımız geldi aklıma, “Neden ilgilenmezler acaba,” diye merak ettim.
Sahip olabileceği 2-3 keçi/koyunla veya küçük bir balıkçı sandalıyla sadece kendisinin değil bütün ailesinin yaşamının değişebileceğini umutla bekleyen, evine 10-15 dakika yürüyüş mesafesinde bir su kuyusu varsa kendini şanslı sayan insanlar, “buraya gelip bizi ziyaret etmenizden çok mutlu olduk. O nedenle size bir hediye vermek istiyoruz,” deyip her gittiğim yerde yerel bir giysi verdiler.
Akşamları hava karardığında, ay ışığının köy ve insan yaşamında ne kadar önemli olduğunu, insanların elektriksiz, ışıksız ortamlarda ay ışığı altında ne kadar rahat ve mutlu sohbet edebildiklerini yaşadım. Televizyon, müzik, buzdolabı, su, elektrik olmadan yaşanan evlerde, ortamın bir bölümü yatak, bir bölümü de yaşam alanı olarak düzenlenmiş.
Büyük ailenin toplanıp sohbet ettiği kumlu toprak, açık alanda, kadınların rengarenk ve son derece gösterişli giysilerine takılmamak mümkün değil. Aynı gösterişli giysilerle, sırtına bağlı dokuz aylık bebeğinle günün yemeğini hazırlayan genç kadından, karabiberin dübekte dövülmesini, ardından yeşil biber ve sarmısakla nasıl karıştırıldığını öğrendim. Sonra yemek yapan kadına yardım ettim, aynı ortamda, renkli elbisesinden memesini çıkartıp bebeğini emziren bir başka annenin bakışları altında. Birlikte yemek yedik. Yılda bir kere de olsa, bütün ailenin “birlikte et yiyebildiği” için “şükür dualarını” dinleyerek.
Dünyamız, ne yazık ki, eşitsizlik ve adaletsizlik üzerinde dönmekte. Yoksulların yaşamlarını gözlemledikçe “ilahi adaleti” sorgulamamak mümkün mü? Binlerce yoksul ve aç insanla birlikte, köy meydanında bayram namazı kılarken benim tek isteğim: “insanlığın yaşadığı bu büyük adaletsizliğin giderilmesi” oldu.
Yerel yöneticileri dinledim: En büyük istekleri Türkiye’de bir belediye ile “kardeş belediye” olabilmek veya bir şehir ile “kardeş şehir” olabilmek.
Ziyaretin sonunda İstanbul’a dönerken, Barselona havaalanında 4 saat bekledim. Yanımdan geçen kadınların “marka” çantalarının bir tanesine ödenen parayla Gambiya’lı 8-9 kişilik bir ailenin 3-4 ay beslenebileceğini düşünerek… Sonra, THY uçağında gördüğüm “Dünya Küçülsün, Yüzünüz Gülsün” sloganının, gerçek yaşamla uyumlu olup olmadığını sorgulayarak…
İbrahim BETİL
(Facebook sayfasındaki notlar bölümünden alıntılanmıştır)